ROTA
Giriş Tarihi : 24-08-2021 13:06   Güncelleme : 24-08-2021 13:06

YAYLALARIN SERİNLİĞİNDE: DOĞU KARADENİZ

Trabzon’un gizemli manastırlarından başlayıp Rize’nin el değmemiş yaylalarına uzanan muhteşem bir yolculukla Doğu Karadeniz’in en özel mekânlarını, renkli simalarını; ruhu ve bedeni yenileyen doğal alanlarını keşfedebilirsiniz.

YAYLALARIN SERİNLİĞİNDE:  DOĞU KARADENİZ

-SEYYAH DERGİSİ AĞUSTOS 2021-

Uçağımız, denize doğru yavaş yavaş alçalırken Karadeniz’in koyu maviliğinin hemen yanı başındaki tatlı yamaçlara yayılan Trabzon şehri gözümüze çarpıyor. Havalimanında uygun fiyattan otomobil kiralayıp, şehrin kalbine doğru yola çıkıyoruz. Bölgenin havası, tropikal iklime benziyor: Az önce yağan ılık yağmur, bir anda yerini neşeli bir yaz güneşine bırakıyor. MÖ 6. yüzyılda Trapezus adıyla küçük bir liman kolonisi olarak kurulan şehir, 4. yüzyılda Doğu Roma'nın hâkimiyetine girmiş. 13. yüzyılda ise Pontus Krallığı'nın başkenti yapılmış ve nihayet 1461 yılında ise Türklerin hâkimiyetine girmiş. Şehrin köklü geçmişinin izini sürmek üzere yaptığımız yolculukta ilk durağımız, şehir merkezindeki Ayasofya oluyor. Renkli duvar freskleri ve süslü taç kapılarıyla dikkat çeken mabet, günümüzde cami olarak hizmet veriyor. 

ORMAN YOLUNDA
Kommenos Krallığı’nın mistik manastırlarına ev sahipliği yapan Zigana Vadisi’nin sırlarına kulak vermek amacıyla ormanlarla kaplı zirvelere doğru ilerliyoruz. Trabzon’dan Maçka’ya 29 kilometre yolumuz var. İkinci durağımız, Kiremitli köyünün yedi kilometre batısında, çam ormanları arasında beyaz bir at başı gibi yükselen Vezalon Manastırı. İlk bakışta bir Orta Çağ şatosunu anımsatan bu görkemli yapının, dağdan gelen su kaynağının beslediği tarihi bir ayazmaya sahip olduğu biliniyor. Yahya Manastırı olarak da tanınan yapı, ilk olarak “dağın gözü” adı verilen bir mağaranın hemen önüne kurulmuş. Zaman içinde gelişip katman katman büyüyen manastır, 19. yüzyılda inşa edilen kilise ve keşiş odalarıyla çeşitlendirilmiş. Kompleksin dokuz kilometre kuzeyindeki değerli fresklerle bezeli şapel ise 15. yüzyıla tarihleniyor ve manastırın erken dönem eklentilerinden birini oluşturuyor. 

DAĞLARIN SAKLADIĞI 
Coşandere’nin gürül gürül çağlayan sularını yanımıza alıp, Altındere yönüne uzanıyoruz. Sumela Manastırı’nı içinde barındıran Altındere Millî Parkı'nda aracımızı park edip, daracık patikalardan bin 200 metre yükseklikteki manastıra tırmanıyoruz. Yarım saatlik nemli bir yürüyüşün sonunda, bulutların arasından belli belirsiz seçilen manastır, Karadağ’ın içine oyulmuş gerçeküstü bir kenti andırıyor. İlk inşa tarihi 4. yüzyıla kadar uzanan manastır, 18. yüzyıla dek aralıklarla büyütülerek, bugünkü görkemli görünümüne kavuşmuş. Önde peş peşe sıralanmış en büyüğü dörder katlı, beş büyük bina ile arkasına gizlenmiş irili ufaklı konutlardan oluşan manastır, göz kararı birkaç bin kişinin yaşayabileceği genişliğe sahip. Şapeller, kiliseler, çeşmeler, mutfaklar ve kütüphaneler ile keşiş odalarından oluşan manastırın bazı hücreleri, renkli duvar freskleriyle bezenmiş. 4. ile 15. yüzyıllar arasında yapılmış dört kat fresk ile süslü odalarda, dönemler arasındaki üslup farkı dikkatli gözler karşısında kendisini rahatça ele veriyor.

YÜKSEKLERE DOĞRU
Bulutların kıyısında devam eden rotamız, “yaylalar diyarı” Rize istikametinde devam ediyor.   Çamlıhemşin’e ulaştığımızda vadiler iyice sarplaşıp, orman dokusu sıklaşıyor. Doğu Karadeniz'de yer alan önemli akarsularımızdan birisi olan Fırtına deresi, Kaçkar Dağları’nın Karadeniz'e bakan yamaçlarındaki derelerin birleşmesi ile oluşmuş. Rize’nin Ardeşen ilçesinin batısında Karadeniz'e dökülen Fırtına deresi, yaklaşık 57 kilometrelik uzunluğa sahip. Yer yer kır lokantalarının ve çay bahçelerinin kıyısından geçen akarsu, tarihi taş kemer köprülerle fotoğrafik bir görünüm kazanıyor. Bazı bölümleri rafting için elverişli olan ünlü akarsuyun kıyıları ve çevresi, yürüyüş parkurlarıyla dolu. Kaçkar Dağları Millî Parkı’nın girişinde koruyucu bir anıt gibi yükselen Zilkale ise Fırtına Vadisi’nin benzersiz güzelliğini esrarengiz görünümüyle tamamlıyor. Geçmişte Kommenos Krallığı’nın yol üstü karakolu işlevini yerine getiren bu ilginç kalenin hemen ardında, uçsuz bucaksız bir doğa şöleni bizi karşılıyor. 600’e yakını endemik olmak üzere 2 binden fazla canlı türüne ev sahipliği yapan millî park, aynı zamanda yüzlerce kuş türünün de barınağı. Bize ağustos ayının güçlü sıcaklarını hissettirmeden, sunduğu doğal tazelikle ruhumuzu ve bedenimizi yenileyen bu yeşil denizde bol bol oksijen depolamayı ihmal etmiyoruz.     

TULUMUN ÇAĞRISI
Artık Rize’nin dillere destan yaylalarına iyice yaklaşıyoruz. Uzaklardan gelen horon sesleri, yaz aylarında yörede sıkça düzenlenen neşeli yayla festivallerine işaret ediyor. Koyu ve tozsuz cangılın kıyısında ilerlerken yolumuza eşlik eden tarihi ahşap ve taş köprüler ise fotoğraflarımızı güzelleştiriyor. Çamlıhemşin sınırları içerisindeki Şenyuva Köprüsü, bunlardan sadece biri. Kaçkarların yüksek kesimleri, sık çam ormanları, geniş çayırlar ve yayla çiçeklerine bırakıyor yerini… Dilek (Tatos) Dağı’nın eteklerindeki şirin yerleşimlerden biri olan Çatköy’de yayla rotaları tıpkı bir çatal gibi ikiye ayrılıyor: Sağa ayrılan kanat, Hisarcık, Çiçekli, Orta, Baş ve Hacıvanak yaylalarına; diğer kanat ise Elevit, Trovit, Palovit, Amlakit, Kavron, Hazindağ ve Samistal yaylalarına uzanıyor. Fırtına Vadisi’nin derinliklerindeki Gito (Kito) Yaylası, Çamlıhemşin’in en güzel yaylarından biri. Yükseklerde tanıştığımız Mehmet Ali Amca, bize yayla balının onlarca şifasını anlatıyor uzun uzun. Sohbet ettiğimiz diğer insanlar da yaz aylarında bölgede yapılan yerel şenliklerde tulum eşliğinde horon tepebileceğimizi söylüyor. Pokut Yaylası, yörenin hazinelerinden bir diğeri. Kaçkar dağlarının muhteşem manzaralarını sunan 2 bin 100 metre yükseklikteki yaylada, hemen karşıdaki Tatar dağları, doğu yönünde ise Altıparmak ve Kemerli zirveleri açık havalarda net biçimde seçilebiliyor. Pokut Yaylası’nda her yer yemyeşil ve hava ise hemen her zaman sürprizli. Asırlık yayla evleri, yöre mimarisinin özgün örnekleri arasında. Yontma taşlardan yapılmış ocakları, ahşap pervazları ve sac çatıları ile ilginç bir görünüme sahip olan Pokut evleri, iki - üç oda, mutfak ve “maran” denilen yiyecek ambarlarından oluşuyor. 

GELİN TÜLÜ GİBİ
Kaçkar Dağları Millî Parkı içerisindeki Palovit Şelalesi, Rize’nin debisi en yüksek şelalelerinden biri. Gür bir orman içindeki bu ünlü şelale, yaklaşık 15 metre yükseklikten dere yatağına doğru köpük köpük çağıldıyor. Palovit’in bu eşsiz güzelliği, kayalık mevkideki yüksek bir noktadan seyredilebiliyor. Çamlıhemşin - Çat yolunun 19. kilometresindeki çeşmeden sola ayrılan dört kilometrelik güzergâh, ziyaretçileri Palovit Şelalesi’ne kadar götürüyor. Son derece bakir bir alanda bulunan bu doğa harikası, güçlü yatağına karşın büyük bir gölet oluşturamıyor. Ama bu bir eksiklik değil elbette. Öte yandan Palovit deresinin önlenemez suları, şelaleyi oluşturduktan sonra “cadı kazanları” yaratarak akıyor. Meşe deresiyle birleşerek daha da güçlenen kaynak suları, Şenköy (Amukta) Köprüsü yakınlarında Fırtına deresine katılıyor. Bölgenin güzelliklerini yaşamaya gelenler için Palovit Şelalesi yolunda bir kamp ve mesire alanı da hizmet veriyor. Özetle dev pamuk şekerlerine benzeyen, derin bir sis denizinin kıyısındaki Rize yaylaları, sisli orman içi yolları, coşkulu pınarları, taş ve ahşap yayla evleri, büyükbaş hayvan sürüleri, yırtıcı kuş çığlıkları ve özgün günlük yaşamıyla bambaşka bir dünyaya götürüyor bizleri...

MIHLAMA, FASULYE TURŞUSU…
Çorbadan çereze ve ekmek yapımına kadar çok işlevsel bir gıda olan mısır (koliva), fasulye turşusu kavurması; kıymalı, peynirli ve sade olarak pişirilen pide, kahvaltıda tüketilen yayla peyniri ve güveçte sütlaç bölgeye gelen ziyaretçilerin en çok ilgisini ve beğenisini çeken özel yiyeceklerden. “Mıhlama” ise Rize'nin olduğu kadar Karadeniz mutfağının da gözbebeği. Yuvarlak, yassı, yağsız, tuzlu ve sert Rize peynirinin küçük parçalar hâlinde doğranarak önce bir süre suda bekletilmesi, ardından tereyağında kavrulmuş mısır unu üzerine katılıp muhallebi kıvamına gelene kadar karıştırılmasıyla hazırlanan mıhlamaya, mısır unu konulursa adına “kuymak” deniyor. Yöre yemeklerinin en önemli tamamlayıcısı olan Rize çayı ise sadece Türkiye'de değil, kokusu ve rengiyle dünya ülkelerinde de sevilerek içiliyor.