RÖPORTAJ
Giriş Tarihi : 16-11-2020 17:06   Güncelleme : 16-11-2020 17:27

Selim İleri ile eski İstanbul'dan fragmanlar

'Yaşadınız Öldünüz Bir Anlamı Olmalı Bunun' isimli yeni kitabıyla bugünlerde adından sıkça söz ettiren usta yazara çok sevdiği Yedikule - Samatya hattını sorduk.

Selim İleri ile eski İstanbul'dan fragmanlar

-SEYYAH DERGİSİ KASIM 2020-

Samatya ile tanışıklığınız hangi yıllara rastlıyor?
“Samatya ile tanışmam çocukluk yıllarıma rastlasa da semti hep geç keşfettiğimi düşünmüşümdür. Kadıköy'den Samatya’ya sık sık komşu ziyaretlerine gider, her gidişimizde kentin tarihi sokaklarını oyun alanına çevirirdik. 1980'li yılların başında, senaryosunu yazdığım ‘Afife Jale’ filminin çekimleri için eski İstanbul dokusuna sahip bir yere ihtiyacımız vardı. Müjde Ar'ın başrolünü oynadığı film, 1920'lerin İstanbul’unda geçiyordu. Uzun arayışlar sonunda keşfettiğimiz Yedikule, tam da aradığımız yerdi. O dönemde küçük mahalle sinemaları, semtin en büyük eğlencesiydi. Tren istasyonu, Gazhane Binası ve arnavutkaldırımı sokaklar, bir eski İstanbul fotoğrafının son imgeleri gibiydi. Çekimlerden sonra soluğu asırlık dost meclislerinde alırdık. Yedikule’ye vurgunluğum ilk o zamana rastlar...”

Mütevazı zamanların son temsilcisi olarak gördüğünüz bu semtlerdeki günlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
“Elbette hem de seve seve... 1990'lı yıllarda çektiğimiz, ‘Hiç Bir Gece’ adlı filmde Yedikule, Samatya ve Cerrahpaşa bölgesini fon aldık. Birkaç yıl sonra özel bir televizyon kanalına ‘Yedikuleli Mihriban’ dizisini çektik. Dizi, 1950'li yılların İstanbul'unda, Yedikuleli bir kadının yaşadıklarını konu alıyordu. Çekimler sırasında dört ay süreyle aşağı yukarı her gün Samatya'ya gidip geldim. O günden sonra Samatya, Yedikule ve oradaki insanlar en yakınım oldu.” 

Ne tür bir yakınlık bu?
“O bölgeye karşı bir gönül bağım oluştu. Hiç unutmam, dizi çekimlerine yeni başlamıştık. Sıcak bir yaz günüydü. Çalıştığımız evin sahiplerinden su istemiştim. Suyu ikram etmek için evde bir telaş yaşandı. Sonra, zarif bir dantel örtüsüyle gizlenmiş altlığıyla buz gibi bir bardak su getirildi. Basit bir ikramın bu denli önemsenmesini hiç unutamam. Geleneksel hayat çizgimizin uzantısı olan bu küçük incelikler, artık kentin modern semtlerinde neredeyse tümüyle unutuldu. Eski İstanbul'a özgü davranış biçimlerine, Yedikule - Samatya - Kocamustafapaşa semt topografyasında halen rastlamak mümkün.” 

O günlerin İstanbul'u ile şimdiki İstanbul... Arada ne gibi farklılıklar var?
“1980'li yıllardan önceki Türkiye, tamamen alçak gönüllü yaşama biçimleri üzerine kuruluydu. Hiç kimse çok zengin değildi, ama çok fakir de değildi. Hep orta halli bir yaşama düzeyi vardı. Halen Yedikule ve Samatya semtlerinde, aşağı yukarı eşit bir refah düzeyine rastlamak mümkün. İstanbul genelinde olduğu gibi insana acı verecek derecede gelir farklılıklarına karşılaşmazsınız bölgede. Balıkçı, lokanta, berber, bakkal, nalbur, manav gibi küçük esnaflar, Samatya'nın mütevazı alışveriş dünyasını oluşturur. Semt bu yönüyle de, içsel bir huzur verir bana. Günümüz İstanbul'unda bu semti hiç bir yere değişmem.” 

Samatya ile Yedikule arasındaki bölgenin nostaljik tatı nereden geliyor? 
“Samatya'da gezinirken her an eski İstanbul'dan kalma yaldızı parlayan ışıltılarla karşılaşabilirsiniz. Yılların yorgunluğunu taşıyan ahşap ve taş evler, gelip geçene geçmişin anılarını fısıldar. Bizans’tan Osmanlı'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e aktarılan çok katmanlı bir dokusu vardır semtin. Bu doku, nostaljik bir tat almamız için fırsattır aslında. Türk, Rum, Ermeni ve Musevi nüfusun yüzlerce yıl yan yana, iç içe dayanışma içinde yaşadığını kanıtlayan pek çok yapı görürsünüz çevrede. Maalesef 6 - 7 Eylül Olayları sırasında, bölgede yaşayan pek çok gayrimüslim aile, yurdunu terk etmek zorunda kalmış.” 

Semtin yaşayan hazineleri nasıl keşfedilebilir sizce?
“Eski İstanbul evlerinin en güzel örneklerini görmek için Yedikule Hisarı'na açılan sokak aralarında gezinmeniz gerekir. İmrahor Mahallesi'ne geldiğinizde, İstanbul'daki en eski Bizans kilisesi olan Studion Manastırı ile tanışırsınız.”

Başka neler var?  
“Samatya Caddesi üzerindeki Konstantinos Eleni Kilisesi, halen çok zariftir. İstanbul'da kalan son Rum zanaatkârların inşa ettiği kilise, kulesi, iç süslemeleri ve ikonalarıyla büyüleyicidir. İllaki Samatya sahilindeki çay bahçelerine gitmenizi öneririm. Marmara Denizi'ne karşı gün batımında semaverde çay içmenin tadı başkadır. Yedikule sur kapısından çıktığınızda İstanbul'un son bostanlarından birini görürsünüz karşınızda... 15-20 yıl öncesine kadar semt bostanlarından toplanan taptaze sebzelerin, sur dibindeki tezgâhlarda satıldığını dün gibi hatırlarım. Şimdi nadir de olsa mahalle aralarındaki seyyar tezgâhlarla bu gelenek sürdürülüyor.”

Tarihi Sirkeci Garı'ndan hareket edip surlar boyunca Yedikule'ye uzanan eski banliyö treniyle yolculuk etmeyi özlediğinizi söylüyorsunuz. Neden? 
“Semte trenle gitmenin bir cazibesi vardı. Son dönemde hiç fırsat bulamadım, ama gönlümde hep şu yatıyordu: Sirkeci'den banliyö trenine atlayıp son durağa kadar gideyim. Dönüşte Yedikule'de inip, sokak aralarında saatlerce avare avare gezineyim. Zaten bu çevre beni, oldum olası hiç sıkmaz. Çünkü bu semtlerde ait olduğum ruhsal topografyayı yakaladığımı hissediyorum.”