SEYYAH
Giriş Tarihi : 02-10-2020 16:48   Güncelleme : 02-10-2020 17:32

Ormanın ötesinde: Transilvanya

Eflak ve Boğdan dediğimiz Güney Romanya, Fatih Sultan Mehmet’in; Transilvanya ise Erdel adıyla Kanuni Sultan Süleyman'ın fethiyle Osmanlı mülküne girdi. Peki buralar nereler? Hiç merak ettiniz mi?

Ormanın ötesinde: Transilvanya

-SEYYAH DERGİSİ EYLÜL 2020-

 Ormanın ötesindeki topraklar anlamına gelen Transilvanya, Karpat Dağları’nın kucağına kıvrılmış, çılgın kalabalıklardan uzak bir dağ platosu. Dört milyonun üzerinde Rumen, iki milyona yakın Macar ve bir milyon civarında Saksonun (Alman) yanı sıra; Polonyalılar, Ukraynalılar, Türkler, Ermeniler ve çingenelerden oluşan zengin etnik çeşitlilik, Romanya’ya bağlı bu bölgede yaşıyor. Pek çok endemik kuş ve hayvan türü de öyle… 

DRAKULA’NIN BAHÇESİ 
Drakula Şatosu’nun görmek için bile Bran şehrine gidilir. Son yıllarda korku turizminin cazibe merkezlerinden biri olan Bran Kalesi, yıl boyu Kont Drakula’nın izini sürmek isteyenlerle dolup taşıyor. Dahası masallardaki gibi görkemli şatoların taçlandırdığı tepeler, zengin altın ve gümüş yatakları, avlularında çiftlik hayvanlarının gezindiği köy evleri… Hepsi de kusursuz birer minyatür oyuncağa benziyor. Kraliçe Mary’nin Bran kentindeki sevimli sarayı ise küçük kuleleri, Rustik mobilyaları ve ayı postlarıyla Doğu Avrupa’nın belki de en güzeli. Transilvanya’da hemen her şey küçük, ama bir o kadar da büyüleyici. Tıpkı yörede birer gerdanlık gibi iplere dizilerek kurutulan kırmızıbiberler gibi… Köy evlerinin duvarlarına asılan biberler, aynı zamanda ev sahibinin Macar olduğunun da göstergesi. Bölgede yaşayan etnik gruplardan biri olan Macarların geçmişi, bu topraklara yerleşen ilk halk olduğuna inanılan Székelylere dayanıyor. Günümüzden 15 yüzyıl önce Asya’dan Avrupa’ya göçen Székelyler, hâlâ bir tür Macar lehçesiyle konuşuyorlar. Transilvanya’nın güneydoğu ucundaki Brasov, Tîmpa Dağı’na bakan devasa meydanıyla Alman şehirlerinden farksız. Üstelik Brasov’un havası artık çok daha temiz. Demirperde döneminin ağır sanayi yükünden kurtulan tarihi şehir, artık geleceğini turizmde görüyor. Şehrin göbeğindeki Kara Kilise (Schwarzenkirche), 1689’daki büyük yangından bu yana kasvetli görkemini koruyor. Transilvanya’da yaşayan Saksonlar, yüzlerce yıl boyunca kilisenin duvarlarını Osmanlıların fethettiği topraklardan gelen el yapımı şaheserlerle donatmışlar. Öyle ki Saksonlar, kiliselerinin içini halılar, kabartmalar ve değerli işlemelerle süslerken, etrafını da duvarlar ve gözetleme kuleleriyle çevirmeyi ihmal etmemişler. Eski Kent merkezindeki sayısız küçük pasajda, ayakkabı tamircileri, mum imalatçılarının atölyeleri ve şapka dükkânları dikkat çekiyor. Dört bir yanda ise kemikli elleri iğne tutan hünerli şapka ustalarının kimi zaman neşeli, kimi zaman kederli konuşmaları yankılanıyor. Eski Kent merkezinin dışına çıkıp sanayi mahallelerine adım atarsanız Çavuşesku döneminin kasvetli yüzünü hissetmeye başlıyorsunuz. Ancak biz doğanın çağrısına kulak verip, şehrin dışına doğru uzanıyoruz. 

KIR MANZARALARI
St. Ann’in hemen yakınlarında binlerce yıl önce volkanik bir gölün kül tabakasıyla kaplanması ile oluşmuş sığ bir bataklık yer alıyor. Sulak alanın üzerini saran yosunlu yüzeyde yürüyüş yapmak için, ağaçların şekillendirdiği alçak bir koridoru takip etmeniz yeterli. Tabii bu yürüyüş sırasında bir hayli dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü karşınıza her an siyah gölcükler çıkabilir. “Bunlar da ne?” dediğinizi duyar gibiyiz. Bunlar, yüzlerce metre derindeki volkanik katmanın yeryüzüne yansımaları diyebiliriz. Hem gezme isteği hem de şifa arayışı ziyaretçileri buraya çeken etmenlerden. Transilvanyalıların şifayı doğada arama güdüsü çok eskilere dayanıyor. Örneğin kent ve kasaba merkezlerinde yakın zaman önceye kadar köylülere şişelenmiş şifalı su dağıtan at arabaları görmek mümkündü. Yol kenarlarındaki çeşmelerden şifalı su doldurmak için sıraya giren insanlara rastlamak da… Akciğer, kan dolaşımı, romatizma ve deri hastalıklarına iyi geldiğine inanılan eski kaplıcalarda banyo ve masaj yaptırmak geçmişte olduğu gibi bugün de rağbet görüyor. Transilvanya’daki yerleşim alanları tıpkı kurutulmuş kırmızıbiberler ve yörenin zengin kaynak suları gibi çeşit çeşit. Kimisi acı, kimisi tatlı, kimisi de gözlerini yaşartacak kadar yoğun bir tat bırakıyor üzerinizde. Ya beğeniyor ya da beğenmiyorsunuz. Ama asla kayıtsız kalamıyorsunuz. Batıdaki Cluj - Napoca, öğrencilerle dolup taşan sokak kafeleri ve yaşlı kadınların çiçek sattığı kaldırımlarıyla sıcacık bir üniversite kenti. Burası, Macarlar ile Rumenlere ayrılmış iki kilisesi, heykelleri, pasajları, botanik bahçesi ve fotoğrafik meydanıyla çok güzel ve bir o kadar da düzenli. Orta kesimdeki Tirgu - Meres, bir yanıyla post-modern apartman bloklarının gölgesindeki Asya kentlerini, diğer yanıyla Habsburg hanedanından miras kalmış bir garnizonu andırıyor. Avrupa’da 13. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar hüküm süren Habsburglar, tıpkı Osmanlılar ve Macarlar gibi Transilvanya’yı kontrol altına almayı başarmışlardı. Güneybatıdaki Sibiu şehri, kale burçları, gösterişli Belediye Sarayı, Lutheryan Katedrali ve dik yokuşlu dar sokaklarıyla Hansel ve Gretel masalından fırlamış gibi… 

PASTORAL MUTLULUKLAR
Transilvanya mimarisinin temelinde, kır yaşamına özgü sadelik yatıyor. Neredeyse her adımınızda küçük bir avluyu gölgeleyen yemyeşil asmalar, eski bir bahçe kapısının eğri büğrü basamakları, gök mavisine boyanmış duvarlar ya da uzun bir verandaya açılan küçük bir kepenk çıkıyor karşınıza. En büyük devlet binasından en küçük çiftlik evine kadar bir bütün olarak göze hitap eden yerel mimari, 20. yüzyılın en iyi Macar mimarları arasında sayılan Károly Kós’a da esin kaynağı olmuş. Geleneksel Transilvanya mimarisinden etkilenerek yeni bir üslup ortaya koyan ünlü mimarın eserlerine Sfântu - Gheorghe şehri, Sepsiszentgorgy’deki Károly Kós Müzesi ve Romanya’nın daha pek çok yerinde rastlananız mümkün. Geçmişte doğal zenginlikleriyle pek çok devletin iştahını kabartan Transilvanya, tarih boyunca kendisini koruma refleksiyle yaşamış. Bu yüzden de bölgedeki kentler, kasabalar ve köyler, başı bulutlarda şatoları, eskiden kalma dehlizleri, mazgallı duvarları ve kepenkli evleriyle yüzlerce yıllık bir soyutlanmışlığın ve yaratıcılığın anıtları gibiler. Geleneksel Transilvanya çiftlikleri, toprak yoldan at arabalarının geçebileceği büyüklükteki kapılarla; tarla ve bahçelerden ise ambarlarla ayrılıyor. Arazinin tam ortasında tek başına duran verandalı çiftlik evi, elektrik tesisatına sahip olsa da suya ihtiyaç duyulunca kuyular devreye giriyor. Ahırı paylaşan atlar ve sığırlar, çamurlu zeminde eşelenip duran tavuklar, öylece gezinen ördekler ve zincirini gererek havlayan bir köpek… Akşam gelip çattığında, ellerindeki değneklerle ineklerin peşi sıra ilerleyen kasketli çocuklar, omuzlarında tırpanlarıyla eve dönen çiftçiler ile koyu bir sohbete dalıyorlar. Saman yüklü arabaların ağır ağır dönen tekerlekleri gıcırdarken bahçe hayvanlar ahıra kapatılıp kapılar sürgüleniyor. Gün batımından bir saat kadar sonra pencerelerdeki son birkaç ışık da sönünce meydan ıssızlaşıyor.  

GÜNEŞİ UĞURLARKEN
Transilvanya’da sonbahar aylarında mis gibi havanın ve güzel gecelerin keyfini çıkarmak için bahçelere kurulan sofralar gibisi yok. Ocak, masa ve kavanozların genişçe bir tentenin altında toplanmasıyla oluşan minyatür mutfak, doyumsuz sohbetlerin mekânı oluyor. Soğuk kış gecelerinde ise hiçbir şey insanın içini üst üste koyulan yorganlarla yükseltilmiş yataklardan ve mutfak köşelerine yerleştirilmiş ahşap alınlıklı, beyaz badanalı toprak ocaklardan daha iyi ısıtamaz herhalde. Transilvanyalılar için kış ciddi bir mesele. Çünkü kısa süren yazın ve bahar aylarının aksine, yolların buza kestiği kış acımasızca bastırıyor. En sevilen mevsim ise kesinlikle güz... Transilvanya’nın en güzel zamanı olan sonbahar, festivallerle başlayıp ilk soğuklarla birlikte sona eren uzun ve hareketli günlere işaret ediyor. Transilvanya’da Avrupa’nın büyük bölümünün aksine, eski usul taşra yaşamı hâlâ geçerliliğini koruyor. İnsanlar ata binmeyi, saman istiflemeyi ve çiftlikler kurmayı sürdürüyorlar. Székely halkı ahşap oymacılığı, çingeneler ise şapka yapımında usta yetiştirmeyi iyi biliyor. Her köyden bir nalbant, bir fırın ya da tekerlek ustası mutlaka çıkıyor. Eskisi gibi bugün de köylerde hayat erken başlıyor. Günün ilk ışıklarıyla burunlarından buhar çıkan atların çektiği yük arabaları çiftlik kapılarından toprak yola çıkıyor. Genç taylar da dizginlere göre hareket etmeyi öğrenmeleri için arabaların yanı sıra koşturuluyor. Tırpanlarla tırmıkların birbirine karışan sesleri, taşlara çarpan tekerleklerin çıkardığı tıkırtılara eşlik ediyor. Ağustostan itibaren tarlaların bir ucundan diğerine telaşsızca ilerleyerek ot biçen erkekler, demetler haline getirip kuruttukları otları arabalara yükleyip akşam olunca çiftliklere taşıyorlar. 

DÜNYANIN DIŞINDA
Büyük şehirlerin gürültüsünden ve karmaşasından çok uzaklarda olmak, Transilvanya’ya çok uygun bir ruh hâli. Burada dünyadan soyutlanmak, zamandan da soyutlanmak demek… Bir zamanlar Macar soyluları, bu uçsuz bucaksız coğrafyada süvariler gibi at koşturup ihtişamlı yemek odalarında Sevr porselenleriyle ziyafetler vererek zamanı durdurmaya çalışmışlar. Romanya’nın en ünlü kâhinlerinden biri sayılan gizemci filozof Constantin Noica’nın inzivaya çekilmek için Transilvanya Dağları’nı seçmesi boşuna değil elbette. Artık bölgede nadir görülen kahverengi ayı bile Transilvanya ormanlarının derinliklerine sığınarak neslini sürdürüyor. Yine de Transilvanyalıları bekleyen bir tehlike söz konusu. Genç kuşakların geleneklerini unutması... Odorheiul Secuiesc Müzesi’nde zeytin presinden eski ahşap kapılara kadar uzanan köy yaşamına özgü araç gereçlere asırlık antika eşyalar eşya ediyor. Dışarıda akıp giden hayat ise henüz müzelik durumda değil. Müze, geçmişi dondurarak yaklaşan tehlikeye karşı önlemini almış. Bu kez tehlike imparatorlar ve ordular değil; yaprakların sarardığını göremeyen, kuşların sesini ve kırılan ilk buzun çatırtısını duyamayan insan… Öyle değil mi?